Ibrahim Akmese

Onunla ilgili bir anım var
Diğer tüm acı türlerinden yası ayıran temel bir fark vardır. Ölümle bağlantılı olmayan neredeyse her acıda, insanın içinde “atlatmak” ve hayatına devam etmek gibi bir istek vardır. Kendisini acının ve travmanın yükünden kurtarmak ve bir an önce hayata yeniden tutunmak için elinden geleni yapar. Bu uğurda mücadele eder ve bu mücadele oldukça karmaşıktır. Ancak ölüm nedeniyle yaşanan yas bambaşkadır; bu acının dinmesi bile kişiyi korkutur. Acının azalmasını, kaybedilen kişiye duyulan sevginin de azalması olarak görür. Ve bu gerçekten dehşet vericidir. Korkutucu olan, acısı azaldıkça o kişinin sesinin, anılarının da zihninden silineceği düşüncesidir. Bu yüzden, yaslarını onlardan almak isteyen herkese—ya da bunu ima eden herkese—bir mesafe koyarlar. “Kendine gel,” “Artık iyi olmalısın,” “Kimse seni üzgün görmesin,” “Hayatına devam etmelisin,” gibi şeyler söyleyen insanlardan uzaklaşırlar. Yaslarına adeta sahip çıkarlar, onu bırakmak istemezler. Çünkü yas, sevgidir. Yas, anıdır. Yas, sevgiyi ifade etmenin yeni yollarını aramaktır. Bu arayışın en karmaşık tarafı ise, yeni bir yol ararken elde kalan tek şeyin—anıların ve sevilen kişinin sesi—zihinlerinden silinmesinden duyulan korkudur. Bu yüzden yas, aynı zamanda istiflemektir. O kişiye ait her nesne, birlikte yaşanan her anı anlam kazanır. Bu anıları ve eşyaları ipek mendillere sarma telaşı buradan gelir. Sevdikleri kişinin değer verdiği herkese anlam yükleme arzusu da bu korkunun bir parçasıdır. Bu nedenle, yas tutan birine asla söylenmemesi gereken cümlelerin listesi uzundur. “Hayatına devam et” denilmez. “Unut” denilmez. “Üzülme” denilmez. “Hayat devam ediyor” hiç denilmez. Eğer bir şey denilecekse, o da şudur: “Onunla ilgili bir anım var. Duymak ister misin?”
Yas ve Beynimiz
Susadığınızda ya da açlık hissettiğinizde, içgüdüsel olarak buzdolabına yönelirsiniz ya da telefonunuzu alıp bir şeyler sipariş edersiniz. Gece yarısı, karanlıkta bile tam olarak nereye gideceğinizi bilirsiniz çünkü beyniniz bu rutinleri deneyimle öğrenip bir “harita” oluşturmuştur. Bu “harita,” dünyanızın sanal bir düzenini yaratan beyninizin hipokampus adlı bölümünde yer alır. Benzer şekilde, hayatınızda önemli bir kişi varsa, o da hipokampusunuzda belirli ihtiyaçlar ve rutinlerle bağlantılı olarak haritalanmıştır. Bu kişiye içgüdüsel olarak ulaşırsınız; tıpkı fiziksel kaynaklara yöneldiğiniz gibi. Ancak birini kaybettiğinizde—ister ölümle ister bir ilişkinin bitmesiyle—bu harita hemen güncellenmez. Beyniniz hâlâ o kişiyi eskiden bulduğu yerlerde arar. Örneğin, sevdiğiniz birini kapıda karşılama alışkanlığınız varsa, onları görebilmek için günler hatta haftalar sonra bile kapının önünde durduğunuzu fark edebilirsiniz. Ölümünden hemen sonraki günlerde ölen ebeveynine veya partnerine mesaj atan ya da aramaya çalışan danışanlarım oldu. Bu davranışlar tamamen normaldir ve beyninizin bu büyük değişikliğe uyum sağlama çabasını yansıtır. Sevdiğiniz kişinin artık fiziksel olarak bulunamayacağını kabul etmek, beynin işlemesi en zor gerçeklerden biridir. Ancak bu gerçeği kabul etmeye başladığınızda, artık fiziksel olarak burada olmasalar da, onları anılarınızda, rüyalarınızda ve anlattığınız hikayelerde yaşayabileceğinizi anlayabilirsiniz. Kayıp acısı ile onların kalıcı varlığına şükran duymak arasındaki bu denge, zamanla yasın yoğunluğunu hafifletmeye yardımcı olur. Kaybettiklerimizle derin bir bağ sürdürmek, yeni ve anlamlı yollarla mümkündür. Sevgiyi ifade etme şeklimiz değişir; fiziksel etkileşimlerden duygusal ve ruhsal bağlara kayar. Bu süreç çoğunlukla dissosiyatif bir his yaratır; beyniniz, özellikle günlük hayatla veya başkalarıyla etkileşime girmeye çalışırken, bir anlığına bulunduğu andan kopar. Bu tepki yasın doğal bir parçasıdır ve zamanla, destekle, beyniniz bu yeni gerçekliğe uyum sağlayabilir; aynı zamanda sevdiğiniz kişiyle anlamlı bağlarınızı yaşatmaya devam edebilirsiniz. Kaynaklar O'Connor, M-F. (2023). The Grieving Brain. HarperOne Marich, J. (2023). Dissociation Made Simple. North Atlantic Books
Suçluluk ve Beklenmedik Kayıp
Beklenmedik bir kayıp anında, trajediden bir derece sorumluluk taşıdığımıza inanmak yaygın bir durumdur. Sevilen birini kaybetmek, kontrolümüz dışında ve asla bitmeyecekmiş gibi hissettiren amansız düşüncelerle boğuşmamıza yol açabilir. Keşke o gece onları yalnız bırakmasaydım... Keşke o gün onları arasaydım... Peki, neden bu suçluluk dolu düşünceler ortaya çıkar? Ve neden yas sürecindeki kişi, objektif olarak olay üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını görse bile bunu kendisi kabul etmekte zorlanır? Cevap, görünüşte basit olsa da, daha derin bir gerçeği ortaya koyar. Birincisi, suçluluk genellikle kaybın acı gerçekliğiyle yüzleşmekten daha katlanılabilir bir duygudur—yani o kişinin artık gitmiş olduğu ve geri dönmeyeceği gerçeği. Suçluluk, ne kadar acı verse de, olayla duygusal olarak hâlâ bağlıymışız gibi hissetmemizi sağlar. İkincisi, suçluluk bir kontrol yanılsaması yaratır. Hayal edilen sorumluluğumuz gerçek dışı veya sonucu değiştirmeye yönelik başarısız çabalara dayanıyor olsa bile, bu kontrol hissi teselli verir. Hayatın tamamen öngörülemez olmadığını hissettirir ve bu güvence—ne kadar geçici olursa olsun—hayatın rastgeleliğini kabul etmekten daha katlanılır gelir. Sonuçta, biz insanlar, acı veren sonuçlar bile olsa, belirsiz ve kaotik bir yaşam yerine, kontrol edilebilir ve öngörülebilir bir yaşamı ararız. —Mary-Frances O’Connor’dan The Grieving Brain kitabından esinlenilmiştir.
Yas, sevgimizi ifade etmenin yeni yollarını ararken, içten içe bu bağın solup kaybolacağından duyulan korkuyla yürüdüğümüz bir yolculuktur.
“Her insanın yası, tüm insanların yası gibidir;
her insanın yası, bazı insanların yası gibidir;
ve her insanın yası, hiçbir insanın yasına benzemez.”
(Worden, 2009, s. 8)
